Paris

Paris Gezisi 16-20 Nisan 2026

Montmartre’nin sokaklarında yürürken aklıma düşen sorunun cevabını eve döndüğümde yaptığım küçük bir araştırma sonucu öğreniyorum. Picasso 25, Van Gogh 33, Salvador Dali 22 yaşında buraya adımını atmış. Benim 50’ye yaklaştığım bir yaşta Paris’e ilk kez geliyor olmama üzülüyorum. Tabi kendimi sanatın büyük ustalarıyla ve yaşadıkları dönemle kıyaslıyor değilim ama sanatı böylesi seven ve önemseyen birinin Paris’i kesinlikle çok daha önceden görmesi gerekir. Neden mi?

Bunun cevabını gelin Louvre’da, kanal boyunda, Orsay’da, Opera ve La Marais sokaklarında, Montaigne caddesinde, Tuileries ve Luxemburg Bahçelerinde birlikte arayalım.

LOUVRE MÜZESİ

Louvre, 1200’lerde yapılan bir kraliyet evi, sınırları yeni yapılar eklenerek saraya genişliyor yıllar içinde. 1793 Fransız devriminden sonra halka açılan ve müze olan, içinde 7. Yüzyıldan 19. Yüzyıla kadar sanat ve medeniyet tarihinin en önemli eserlerinin yer aldığı çok katmanlı bir yapı.

En sakin saati olabileceğini düşündüğümüz Pazar günü ilk seans olan sabah 9’a bilet aldık. Girişteki uzun kuyruk hızlıca eridi. Bina 3 kanattan oluşuyor. Her biri Fransa tarihinin önemli figürlerinin isimleri olan Sully, Richelieu ve Denon. İlk olarak Da Vinci’nin Mona Lisa tablosunu görmek üzere hareket ediyoruz. Denon kanadında bulunan ünlü tablo, kalabalıklar oluşmadan görülmeli ve sonra normal akışa geçilmeli.

Louvre’da heykellerin ve tabloların her birine hayranlıkla dalmak, detaylarda kaybolmak zamanı unutturuyor. Yorulan bedeniniz için salonlardaki oturma alanları imdada yetişiyor.
Bu müzeye günler haftalar yetmez hakkını vererek gezmek için, özellikle görmek istediğiniz eserleri belirlemeden gitmeyin derim. Bugüne kadar tuval üzerine yapılmış en büyük resimlerden The Wedding at Cana, 1563’te Venedikli ressam Paolo Veronese tarafından yapılmış, Napolyon tarafından el konarak Fransa’ya kaçırılmış, Mona Lisa tablosu ile aynı salonda. Richelieu kanadındaki Hammurabi kanunları yazıtını, heykeller galerisindeki devasa eserleri görmek inanılmaz. 3.Napolyon’un dairesiyse dönemin şatafat ve gösterişli yaşamının temsili.

Klasik anlayışın aksine Louvre Salı günleri kapalı. Bilet 35 euro. Önceden online alınmalı.

ORSAY MÜZESİ

1900’lerde tren istasyonu ve lüks bir otel olarak hizmet veren Orsay, 1977’de işlevini yitirince hükümet tarafından müzeye çevrildi. 1848 – 1914 arasında batı dünyasının en artistik resim, heykel, fotoğraf koleksiyonunun sergilendiği bir müze. Louvre Seine nehrinin bir kenarında, Orsay onun karşısında. İkisi de çok etkileyici ve 3-4 saatten fazla zaman alan yerler. Rahat giyinin, yiyecek içecek alın ve günün büyük kısmını boşaltın, sanatın nadide eserleri karşısında keyiften uçacaksınız.

20. yüzyıl Paris renkli hayatına ışık tutan empresyonizm (izlenimcilik) akımının en önemli eserlerini göreceksiniz. Cezanne, Degas, Manet, Monet, Renoir. Post emperyonistler Van Gogh, Gaugin.

Orsay Perşembe akşamları 21.45’e kadar açık. Biz bileti Perşembe günü kapıdan 18.00’de aldık. Bilet 14 euro.

Tuileries Bahçeleri, vakit geçirmeyi en sevdiğimiz yerlerden oldu. Louvre içine alan Paris’in en ünlü ve dünyanın en prestijli bulvarlarından biri Champs-Élysées (Şanzelize)’ye uzanan, Cennet Bahçelerinde havuz kenarında Nil yeşili sandalyelere oturup güneşin tadını çıkardık. O kadar kalabalığa hiç gürültü yapılmaması Paris’in asaleti olsa gerek. Yemek yiyenler, kitap okuyanlar, sohbet edenler, etrafta koşuşturan çocuklar var ama sessizlik hakim. Unesco dünya mirası listesindeki 25 hektarlık alan ağaçlar, kuşlar,heykeller ve insanlarla capcanlı. Zemini beyaz çakıl taşlı toprak olduğu için rüzgarla birlikte arada bir toz bulutları oluşuyor.

Seine nehrinin kıyısı da aynı canlılığa sahip. Bisiklete binenler, spor yapanlar, dans edenler, nehrin sakinleri. Tekne turundakilere el sallamak da buranın adetlerinden. Kanalın içinde yürüyüş yapıp yemek yedik ve aynı çoğunluk ama sessizlik burada da vardı. Paris’te kendinizi kaliteli ve asil bir yaşamın içinde buluyorsunuz.

Laduree, Cafe Flora ve Angelina’nın tatlıları, sıcak çikolatası, artizan ekmekleri, Ostra’nın altın üretici ödüllü istiredyeleri ve şampanya. Paris’in her anı ayrı bir duyunuza şenlik niteliğinde.

Dünyanın en iyi tatlı şefi seçilen Cedric Grolet’in kuruvasanları ve pastaları için sıraya girmek gerekiyor. Pazartesi günleri kapalı. (Müze sanki😊)

Paris’in en ünlü oteli plaza Athenee’nin de olduğu Montaigne caddesi kişiye özel tamamen el işçiliğiyle ve en yüksek kalitede malzemelerle üretilen, haute couture’ün merkezi. Binalar da giysiler de sanat eseri gibi. Chanel, Dior, Versace, Gucci gibi lüks moda markalarının doğduğu yer burası. Caddede yürürken asla görgüsüzlük ve şımarıklıkla karşılaşmıyorsunuz. Athenee otelin cafesinin yanında evsiz birini gördük, onu rahatsız eden yoktu.

68 olaylarını başlatan Sorbonne’lularla aynı sokaklarda yürümek, hemen yakınındaki Pantheon’un ihtişamlı mimarisini izlemek, Notre Dame Katedrali’nin Victor Hugo gibi büyüsüne kapılmak, Luxemburg bahçelerindeki büyük havuzda yelkenli yüzdüren çocukları izlemek, Vivienne ve Vero Dodot galerilerinde tarihi koleksiyon objelerine dikkat kesilmek, Saint Germain’in vitrinlerinde sanatı izlemek…
Paris 5 günlük bir planda bu kadar yaşanabildi. Günde 30 bin adımın altına düşmedik, her yere yürüyerek ve hissederek ulaştık. Otelimiz Hotel Eden Opera, 9. Opera bölgesinde Pigelle’deydi.

Fotoğraflar: Nilgün Yanık Emiroğlu / Ramazan Emiroğlu

Yazı: Nilgün Yanık Emiroğlu