Lizbon
21-28 Şubat 2026
Portekiz’e gitmeye nasıl mı karar verdik? Akdeniz ülkesi, güzel iklim, bol güneş, sıcak ve dost insanlar, deniz ağırlıklı bir mutfak, okyanus ve zengin bir tarih. Lizbon’un yokuşlu sokakları konusunda arkadaşlarımızdan çok uyarı aldık tabi, peki dikkate aldık mı? Hayır. Alınmalı mı, kesinlikle evet!
Portekiz’e seyahatimizi planlarken aklımızın bir köşeşinde D7 kodlu vize uygulaması vardı. Bir haftalık Lizbon tatilimizde kenti turist olarak keşfedecek, yaşamımızın bir döneminde pasif gelirli yabancılar için tasarlanmış ikamet vizesinden faydalanmak isteyip istemediğimizi düşünecektik.
Kent merkezinde S.Paulo caddesi üzerinde Bica Asansör otelde kaldık. İçinde küçük bir mutfağı da olan rahat ve konforlu self servis bir otel. İlk gün Time Out markette yemek yedikten sonra yerel lokantaları denemeye karar verdik. Burası çok büyük, kalabalık ve turistik bir yemek alanı. Tanımadığınız insanlarla aynı masayı paylaşmak, Portekiz mutfağının pastel de bacalhau, morina balığı gibi farklı tatlarını aynı yerde bulmak çok keyifli.
Kendimizi Tejo Nehri kıyısına attığımızda Hindistan’ı keşfeden denizci kaşiflerden Vasco de Gama’yı, Amerika kıtasında Brezilya’ya ilk ulaşan Cabral’ı, kıtaya adını veren Vespucci’yi düşünmeden edemedim. Gemiler nereden kalkmıştı, nehrin kıyısında çakılı direkler o dönemden mi kalmaydı? Martı sesleri turistlerin seslerine karışırken, Portekizlilerin keşfettikleri dünyadan artık onları ziyarete geliyorlardı.
Şubat ayı olmasına rağmen hava çok güzel ve her yerde turistler var. En eski yerleşim bölgesi olan Alfama’nın dik sokaklarından Sao Jorge kalesine tırmanıyoruz. Sokaklar, el sanatları sergileri, cafeler, seyir terasları ile şenlikli. Tarihi 28 numaralı sarı tramvay bu yürümesi zor bölgede özellikle yaşlı turistleri yukarı taşıyor. Sık sık nata ve kahve molası vererek Lizbon’un kent manzaralarının tadını seyir teraslarında çıkartıyoruz.
Kent bu kadar yokuşlu olunca ikonik olan görüntü de asansörler, tramvaylar ve merdivenler oluyor. Santa Justa ve Bica asansörleri en önemlilerinden ama artık çalışmıyor. Yaya yollarında ve meydanlarda küçük taşlardan farklı desenlerde yapılmış yer döşemeleri var, bu Lizbon’un karakterinde çok önemli. Kimi zaman denizcilikle ilgili kimi zama grafik desenler size Portekiz’de olduğunuzu sık sık hatırlatıyor. Bir hafta boyunca iki defa bu desenli sokakların, cadde ve yolların hortumlarla yıkandığına şahit olduk.
Baixa ve Chiado bölgeleri hem tarihi dokusu hem hareketli sosyal yaşamıyla bizim en çok vakit geçirdiğimiz yerler oldu. ‘A ginjinha’ adlı kiraz likörünü, Oji suşi restoranının suşi menüsünü, Amorino dondurmalarını ve Belem’de 1837’den bu yana yapılan Pasteis de Belem’ini tatmadan Lizbon geziniz tam yapılmamış demektir😊
Kentin tamamını yürüyerek gezdik, merkezin dışında kalan Belem’e uberle ulaştık. Uberin bu kentte müthiş ucuz olduğunu söylemeliyim. Belem kalesi ve Kaşifler anıtı nehrin hemen kenarında. Kalenin restorasyonu sürüyor.
Muhteşem mimari detaylarıyla Unesco miras listesindeki Jeronimo Manastırı büyüleyici. Kaşif Vasco da Gama ve ünlü şair Luis de Camoes’in mezarı yandaki kilisede.
Sintra’ya ise tren yolculuğuyla 45 dakikada ulaştık. Unesco dünya mirası listesindeki, 2. Ferdinand’ın 19. yüzyıldan kalma Pena sarayına 85 hektarlık Pena bahçelerinin içinden geçerek ve tırmanarak ulaştık. Müthiş bir deneyimdi. Her kıtadan ağaçların yer aldığı parkta, hem vahşi hem estetize edilmiş bir peyzaj tasarımı var.
Lizbon, mimarisi, sosyal yaşamı, tarihiyle büyüleyici özelliklere sahip. Burada yaşayabilir miyim diye sorgularken fark ettim ki, aile bağlarım, arkadaşlarımla olan ilişkim, yaşadığım eve ve çevreye olan aidiyetim çok değerli. Bu değerler yıllar içinde oluştu, gelişti. Bir süreliğine de olsa geride bırakılamayacak öneme sahip benim için. Bunu fark ettirdiğin için teşekkürler Lizbon!
Fotoğraflar: Nilgün Yanık Emiroğlu / Ramazan Emiroğlu
Yazı: Nilgün Yanık Emiroğlu























































































